UNUTULMAMAK…
Kışın ilk günleriydi. Hava oldukça soğuktu. Her yeri kar kaplamıştı. Sular donmuştu. Batıdan esen rüzgâr şiddetleniyordu. Pencerelerin iç yüzü sıcaktan buharlaşmış, dışarının görünmesini engelliyordu… Galiba havanın soğukluğu -20–25 dereceydi. Böyle bir soğuğa aldırış bile etmeden kalın montuna iyice sarılarak Ahmet arabasına doğru yürümeye başladı. Üniversite 3.sınıftaydı. Çok zengindi. İstediği şeyi istediği zaman alıyordu. Üniversitede tanımayan yoktu onu. Ama bu onun için yeterli değildi. O kendi adını her yerde duyurmak, her yerde onun isminin konuşulmasını istiyordu. Unutulmak istemiyordu. İnsanlar arasında isminin kaybolup gitmesinden korkuyordu. Diğer insanlar gibi adının kaybolmaması için bir şeyler yapmalıydı. Ama ne yapacağını bilmiyordu. Nasıl kendi adını duyurabilir? Nasıl ünlü olabilirdi?
Montuna sıkı sıkıya sarılarak arabasının yanına gelmişti ki bir çocuğun kendisine seslenmesiyle etrafına bakındı:
—Abi, abi mendil, sigara, kibrit alır mısın? Ne olur abi bir tanesini al, diye yalvarıyordu Ahmet’in yanına gelerek. Ahmet zengin olsa bile hiç sigara içmezdi. O yüzden bir şey almaktan vazgeçti ve arabasının kapısını açıp girmek istedi. Tam bu sırada bir şey dikkatini çekmişti. Havanın bu kadar soğuk olmasına rağmen çocuğun üzerinde sadece gömleğiyle kazağı vardı. ‘Allah, Allah’ diye geçirdi içinden. Umursamaz bir edayla çağırmak istedi önce, ama sonra vazgeçti. ‘Normal bir şekilde çağırayım’ dedi kendi kendine:
—Hey. Bir dakika bekler misin? Alacak şeylerim vardı da.
—Tamam, abi buyur. Ne istiyorsun, diye koşarak geldi Ahmet’in yanına.
—Birkaç tane mendil alacağım. Ama önce konuşalım. Sen arabaya bin, çok üşümüşsün. Bende hemen geliyorum. Bu arada teybi de açabilirsin, diyerek çocuğu arabaya bindirdikten sonra kendisi dükkâna doğru koşmaya başladı. İçi ısınmıştı çocuğa Ahmet’in, o yüzden yardım etmeye karar vermişti…
Çok vakit geçmeden elinde bir sürü paketle gelmişti. Paketleri arabanın arka koltuğuna koyduktan sonra, bir paketle ön koltuğa oturdu. İçinden yiyecek içecek birkaç şey çıkardıktan sonra yemeye başladı.
— Buyur sen de ye.
—Teşekkür ederim abi.
—Bir şey değil. Önce tanışalım. Ben Ahmet.
—Ben de Muhammed.
—Nerede oturuyorsun? Kimin kimsen yok mu senin?
—Şu karşıdaki caddede oturuyorum. Annem ve bir kız kardeşim var.
—Baban yok mu?
—Babam şehit olmuş abi. Ben tanımıyorum daha doğrusu görmedim.
—Başın sağ olsun.
—Dostlar sağ olsun. Yemek için de teşekkür ediyorum abi.
—Bir şey değil.
Muhammed arabadaki resme bakarak konuşmaya başladı:
—Fenerli misin abi?
—Evet, Fenerliyim. Sen hangi takımı tutuyorsun?
—Ben takım tutmam.
—Nedenmiş o? Senin yaşıtlarının hepsi bir takımı tutuyorlar.
—Ama ben tutmam. Çünkü bana ne faydası var ki. Sonrada biliyor musun abi bilmem ama batılı devletler bu milleti karıştırmak istiyorlar. O yüzden futbol, televizyon daha neler bulmuşlar ki, tüm dünya şimdi onlarla eğleniyor. Bizim millette eğlenme bataklığında şu an. Futbol diyorlar, takım diyorlar, maç diyorlar ve daha neler derken birçok zamanlarını boşa harcıyorlar. Eğer harcamış olduğu o zamanı devletin kalkınması için harcasaydı şimdi bu devlet dünyada ilk sırada olacaktı. Ama yapmıyorlar işte.
—Bu söylediklerinin futbolla ne alakası olabilir?
—Bakın abi, en son Galatasaray-Fenerbahçe maçında yaşananları biliyor musunuz?
—Evet biliyorum. Kavga çıkmıştı. Bende vardım o maçta.
—Bakın siz olayın canlı şahidiymişsiniz. O olaydan sonra sizin yanınıza bir Galatasaraylıyı getirseler ne yaparsınız?
—Belki de döverdim.
—Bakın batılı devletleri de bunu istiyorlar işte. Türk milletinin kalkınmasını istemiyorlar. Eğer onlar kalkınırsa var ya dünyayı dize getirir. Bu dünyada onun karşısına çıkacak kimse kalmaz. Ama batı devletleri bunu istemiyorlar. İşte bu yüzden böyle olaylar olunca onlar çok seviniyor ve böyle olayların devamını isteyerek futbolun birçok türünü, bölümlerini açtılar.
-Mesela nasıl?
—Mesela UEFA, FİFA, Ligler ve daha neler.
Ahmet Muhammet’i dinlerken zaman zaman yüzünün rengi değişiyordu. Ona göre Muhammet bunların hepsini sadece kendisi için söylüyordu. Sanki tüm eksikliklerinin üstünü açmıştı. İşte bu yüzden yüzü kızarmıştı. Ama bunu sezdirmek istememişti ve arabayı çalıştırmıştı. Tüm bunları izleyen Muhammed olayları görmemezlikten geliyordu.
—Biliyor musun abi? Türk milleti şu an uyuyor. Onları kaldırmak lazım. Eğer onlar uyanırsa kimse duramaz onların karşısında. İşte o yüzden batılı devletler uyutuyor onları. Kaldırmaktan korkuyorlar. Çok sakin, kimseye sezdirmeden hareket etmek istiyorlar.
—Peki, maçları neden aracı olarak kullanıyorlar?
—Çünkü maçlarda çok kavga oluyor. Bu kavgalar Türk milletinin bir araya gelmesini engelliyor. Eskiden sağcı-solcu, irticacı diye bölünen bu milletler şimdi ise Fenerbahçeli, Galatasaraylı, Beşiktaşlı, Trabzonsporlu, ve daha neler diye bölüyorlar. Bu takımların karşılaşması olunca taraftarlar önce maçı izliyor sonradan olay çıkartıyorlar. Bu olaylar batılıları çok sevindirir.
—Ama batı devletlerinde de kavgalar oluyor.
—Evet oluyor, ama cezası da var bu kavgaların. Mesela İtalya liginde çıkan olaylardan dolayı haftanın tüm maçları iptal oldu.
-Bizim ülkemizde de öyle cezalar var.
-Var, ama hiç haftanın maçları bir olay yüzünden iptal olmadı. Çünkü haftanın maçları iptal olunca Türk milleti boş oturmayacak, çalışmaya başlayacak. Onlar çalışınca diğer devletlerden iyice ilerleyecek ve en öndeki devletleri geçecek seviyeye gelecek. Öndekiler ise bunu istemiyor.
—Nereden öğrendin bunları?
—Annem öğretiyor bana. Her gece uyumadan önce annemle konuşuyoruz. İşte o konuşmalardan bir tanesidir bu… Ha abi şu öndeki ev. Arabayı durdurur musunuz, lütfen?
—Şu mu?
—Evet.
—Tamam, bekle biraz. Şu an annen evde mi?
—Evet. Bir haftadır evde hasta yatıyor.
—Ne hasta mı? Ne olmuş ona?
—Üşütmüş.
—Doktora gösterdiniz mi?
—Paramız yok ki. Sonrada annem bile istemiyor.
—Tamam, sen arabadan in ve evine gir. Ben geliyorum birazdan.
Muhammed arabadan inmişti. Ahmet gaza basarak hastaneye gitti. Birazdan dediği gibi döndü. Muhammed onları kapıda karşıladı. Ahmet’le birisi indi arabadan.
—Hazır mısın Muhammed?
—Evet, abi, hazırım.
—Tamam, o zaman, hadi gel bana paketleri taşımama yardım et. Bu arada Nedim amcan anneni kontrol etsin.
—Ne doktor mu getirdiniz abi?
—Evet, ufaklık, evet. Annem hasta demiştin ya.
—Evet dedim ama…
—Tamam, hadi gel yardım et. Paketler arttı. Yolda bazı şeyler aldım sana.
—Ama sadece bana elbise alışsınız. Ben krallar gibi giyinirken, ablam ve annem eski elbiseleriyle dolaşacaklar. Gönlüm razı olmaz buna.
—Tamam ya ufaklık, kızma. Daha anneni, ablanı bile tanımıyoruz ki. Biz elbise alırsak, onlarda annenle ablana küçük veya büyük olursa çok komik olur, değil mi?
—Evet, evet. Anladım. Hadi buyurun.
Eve girince Ahmet tiksinmişti. Evin içi ter temizdi ama duvarların boyaları parça parça kopmuş, bazı camları kırılmış, yerine bez parçaları konulmuştu. Evin içinin dışarıdan hiçbir farkı yoktu. Anne evin köşesinde yatıyordu. Gelenleri görünce ayağa kalktı:
—Hoş geldiniz.
—Hoş bulduk.
—Anne tanıştırayım. Bu Ahmet abi, bu da Doktor, Nedim amca.
—Hadi buyurun. Kusura bakmayın ev biraz dağınık.
Şaşırmıştı Ahmet. Evin duvarları ne kadar boyası kopmuş olsa bile evin içi ter temizdi.
—Siz rahat oturun, şimdi size doktor bakacak.
—Sağ ol oğlum. Muhammet anlattı senin hakkında kendi bildiklerini. Adın Ahmet imiş.
—Evet, adım Ahmet. Ama Muhammet sizin hakkında hiç bir şey söylemedi.
—Adım Hacer. Kocamı kaybettim, derken yüzünde bir değişiklik vardı.
—Başınız sağ olsun. Lütfen şimdi kendinizi yormayın. Biz Muhammet’le eşyaları bir yere toparlayalım. Bu arada Nedim Bey sizi kontrol edecek.
—Ne bir yere mi taşınıyoruz?
—Evet. Siz bir ev kiralayın. Bakın ama güzel olsun. Evin bu ay ki kirasını ödeyeceğim. Bir ay içindeyse o evi satın alırız.
—Ama bizde para yok ki. Nasıl kiralayıp, nasıl satın alalım?
—Sizden para isteyen yok ki zaten. Para problemini siz merak etmeyin. Onları kendim hallederim. Yeter ki siz gönlünüzün istediği evi alın.
—Bu iyiliğinizi nasıl ödeyebiliriz?
—Muhammet okuyup güzel bir meslek seçince ödemiş olursunuz…
Kapı açılmıştı ve genç bir kızın sesi duyulmuştu:
—Anne kapıda ki araba kimin? Neden burada duruyor?
Genç kız evdekileri görünce şaşırmıştı önce ama sonra kendini toparladı. Utanmış olduğu yüzünden belli oluyordu.
—Af edersiniz, demişti zorla ve annesinin yanında oturmuştu.
—Ahmet abi ablam Elif. Abla bu da Ahmet abi. Kendisi üniversitede okuyor.
—Merhaba Elif. Nasılsın?
—Merhaba Ahmet. İyiyim.
—Ahmet abi ablam lise son sınıfta okuyordu. Bizim maddi durumumuz olmayınca ayrıldı. Anneme yardım ediyor şimdi de.
Ahmet Elifi güzelce süzdü. Onunda üzerinde gömleğiyle kazağı vardı. Üşümüş olduğu belliydi.
—Tamam, Elif liseye gidiyorsun.
Şaşırmıştı Elif. Anlamamıştı Ahmet’in neden geldiğini...
—Özür dileyerek soruyorum. Siz benimle şaka mı yapıyorsunuz?
—Hayır, Elif, Ahmet bize yardım etmek istiyor, diyerek annesi Elifin rahatlamasını istedi. Elifin önce yüzü kızarmıştı ve
—Özür diliyorum Ahmet abi. Şaka yaptığınızı sanmıştım, dedi.
—Tamam, Nedim abi sen Hacer ablayı kontrol etmeye başla, biz de kendi işimize bakalım…
Tüm eşyaları hazırlamışlardı.
—Nedim abi sen benim arabamı al ve Hacer ablayla dolaşın, bir ev seçin.
—Ahmet şu an olmaz. Çünkü Hacer abla çok üşütmüş. Tansiyonu da yükselmiş. Hastaneye götürmemiz lazım.
—Tamam, Nedim abi. Onu babamın hastanesine götür. Benim arabamı al. Elifle Muhammet benimle geliyor. Bizim eve gidiyoruz. Eşyaları da gelir alır bizimkiler. Siz üşümüşsünüz. Hemen gidelim.
Nedim Hacer ablayı hastaneye götürdü. Elifle Muhammedi ise Ahmet evine götürmüştü. Onların ikisine de ayrı oda verdi. Ahmet’in babası da sevinmişti onları görünce, kendi çocuğunu kucaklar gibi kucaklamıştı onları.
* * *
Hava sıcaktı. Yaz mevsimi her zamankinden çok farklıydı. Sıcaklık iyice artmıştı. İnsanlar deniz kenarında güneşliyorlardı. Çocuklar maç yapıp, eğleniyorlardı.
Hacer ablaların evinde hazırlık vardı. Birisi geliyordu. Onların bu güzel, köşk gibi evde oturmasına, Elifle Muhammed’in okumasına yardım eden, sebep olan Ahmet Türkmenistan’dan dönüyordu. On yıl geçmişti aradan... Telefonla bile görüşemiyorlardı. Ne resmini ne de kendini görebilmişlerdi. Bir kere gelmişti Türkiye’ye. Bir iş sebebiyle geldi. Ama görememişti. Ailesi bile görmemişti onu. O geliyordu bu yaz.
Bu on sene içinde Elif üniversiteyi bitirmişti. Artık o bir doktordu. Muhammet ise üniversiteyi bu sene bitirmişti. O da özlemişti Ahmet’i… Elif gelmişti evine.
—Anne Ahmet abi geldi mi?
—Hayır kızım. Daha gelmemiş. Muhammed’de aradı. O da sordu.
—Tamam, anne, ben odama çıkıyorum. Hemen inerim. Hediyemi getireceğim de…
—Tamam, kızım, tamam.
Kapı çalınmıştı. Anne hemen açmıştı kapıyı.
—Hoş geldin oğlum.
—Hoş bulduk anne. Geldi mi?
—Hayır gelmedi. Bekliyoruz.
—Ya ablam?
—O geldi. Odasında şimdi. İner birazdan. İr şey mi oldu?
—Arabasını garaja koymasını söyleyecektim.
Elif odasından dinliyordu hepsini. Muhammed’e seslendi:
—Muhammet!
—Evet, buyur abla!
—Bir ricam olacak.
—Buyur abla!
—Zahmet olmazsa arabayı sen koyuversen. Ben anahtarı vereyim sana. Ben hazırlanıyorum.
—Tamam abla.
Muhammet anahtarı alarak ablasını arabasını garaja koyup, garajdan çıkınca annesi çağırdı onu.
—Muhammet, Muhammet!
—Buyur anne!
—Ahmet abin gelmiş.
Muhammet koşarak geldi. Annesi üzüntülüydü. Yüzündeki üzüntüyü rahatlıkla okunabiliyordu. Sevinmesi gerekirken üzülüyordu annesi. Şaşırmıştı Muhammet.
—Ne o anne sevinmemişsin?
—Sevinmemiş olur muyum? Çok sevindim. Ama o şu an hastanedeymiş.
—Ne? Dünyalar yıkılmıştı. Arzuları boşuna gitmişti.
—Ne olmuş ona anne?
—Gelirken araba çarpmış. Şimdi ameliyata alınacak.
—Abla! Abla… Diyerek Muhammet odasına koştu. Elif şaşkın bakışlarla karşılamıştı onu.
—Ne oldu Muhammet? Bir şey mi var?
—Hadi hazırlan, hemen gidiyoruz.
—Nereye?
—Ahmet abi kaza geçirmiş. Şimdi hastanedeymiş.
—Hangi hastanedeymiş?
—Bilmem, annemden sor.
Elif annesini yanına koşarken cep telefonu çalmıştı. Durup telefonuna baktı. Hastaneden arıyorlardı.
—Evet, buyurun, ben Doktor Elif.
—Doktor Elif, hemen hastaneye gelmeniz gerekiyor. Birisi kaza geçirmiş, hemen ameliyata almanız lazım.
—İsmi neymiş?
—Ahmet Poylaz.
Kendini zor tutabilmişti düşmemek için. Hemen odasına koştu. Koşarken kardeşini çağırıyordu.
—Muhammet! Benim çalıştığım hastanedeymiş, Ahmet abi. Ameliyata alacaklar birazdan. Beni bekliyorlar.
— Tamam, abla sen hemen çık. Annemle ben de geliyoruz. Buyur anahtarların, araban garajda.
—Tamam, ben gidiyorum, anneme söyle.
Koşarak inmişti merdivenlerden. Garajdan arabasını alıp hastanenin yolunu tutmuştu.
Muhammed’le annesi hastaneye gelmişti. Ahmet daha çıkmamıştı. Birazdan Elif çıkmıştı ameliyat-haneden.
—Nasıl, iyi mi Ahmet? Söyle Elif, diyerek Hacer abla Elif’i karşıladı. Bu arada Ahmet’in babası Semih Beyde gelmişti yanlarına.
—Çok iyi şu an. Hayati tehlikeyi atlattı. Birkaç gün yoğun bakıma alınacak. Tüm nöbetlerle de kendim ilgileneceğim.
—Tamam yavrum. Unutma senin buralara gelmene kimin sebep olduğunu. İstersen iyileşinceye kadar sen burada kal, ben yemeği getiririm.
—Tamam anne. Yemeği Muhammet getirirse olur.
—Olur abla. Ne zaman görebileceğiz onu?
—Bugün olmaz Muhammet. Yarın öğleden sonra olabilir.
Bu arada bir kadın koşarak gelmişti yanlarına.
—Nasıl baba? İyimiymiş?
Şaşırmıştı oradakiler. Ama Semih Bey çok rahattı.
—Tanıştırayım, bu benim gelinim Hatice. Bunlarda Ahmet’in anlattığı, on senedir göremediği aile. Hacer, Elif ve Muhammet.
—Özür diliyorum Semih Bey, Ahmet abi evli mi, diye Elif Hatice’nin yüzüne bakarak sormuştu.
—Evet, düğünü olmuştu iki sene önce. Ama burada değil. Türkmenistan’da yapmıştı düğününü. Çünkü bana ‘Ben ata vatanım olan bu topraklarda yapacağım düğünümü, baba. Ben buralıyım. Atalarım buralarda yaşamış. Bu topraklar da düğün yapan ilk Türk çocuğu ben olsam bile. Sonra da bir çocuk söylemişti bana. ‘Türk milletlerini dağınık halde görmek istiyor batılı devletler’ demişti. İşte ben de batılıları kızdırmak için bu Türkmenlerle, atalarımızla aramızın daha da iyi olması için, kol kola tutunarak kalkınması için burada düğünümü yapacağım’ demişti. Gözleri dolmuştu Muhammed’in. Çünkü ona bunları söyleyen kendisiydi…
İki gündür ilk kez kendine gelmişti. Bu iki gün içinde her şey hazırlanmıştı. Hacer ablayla Muhammet Ahmet çıkınca karşılayacaklardı. Hatice’yle Semih Bey ise hiçbir şey olmamış gibi davranacaktı… Gözlerini açınca Elif’i görmüştü.
—Ben neredeyim?
Elif önce kendini tanıtmak istemedi.
—Hastanedesiniz Ahmet Bey.
—Kim getirdi beni buraya?
—Bilmiyorum.
—Kimse yok mu beni bekleyen?
—Karınız var. Babanızda biraz önce gitti.
—Çağırabilir misiniz?
—Tamam, olur.
Elif dışarıya çıkmıştı, Hatice’yi çağırmak için.
—Hatice Hanım, kocanız sizi istiyor, dedi Elif…
İki hafta olmuştu Ahmet’in hastanede yattığına. Taburcu edilecekti bir saat sonra. Taburcu edilmeden önce parasını ödemeliydi Ahmet. Hesabını ödemeye varınca, hesap kâğıdının Elif’te olduğunu söylediler ona. Ahmet Elif’in odasına girmişti.
-O o o … Hoş geldiniz Ahmet Bey.
—Hoş bulduk hemşire hanım.
Ahmet odanın içindeki Hacer ablayla Muhammed’i tanımamıştı.
—Buyurun Ahmet Bey, oturun. Hesabınızı ödemeye mi geldiniz?
—Evet, hemşire hanım, derken gözü masasının üstündeki yazıdaydı. ‘Prof. Dr. Elif Yılmaz.’ Dikkatini çekmişti bu yazı. Hafızasını yokladı ama tanıyamadı.
—Buyurun, hesabınızı ödemişler.
Ahmet sersemleşmiş gibi baktı Elif’in yüzüne.
—Ne ödenmiş mi?
—Evet ödenmiş.
—Kim ödemiş?
—Yıllar önce, diye başladı Elif. Yıllar önce siz bir aileye yardım etmişsiniz. Bir annenin ciğer paresi olan iki çocuğu okutmuşsunuz. Yanılmıyorsam kızın ismi ‘Elif’ olmalı.
—Evet, oğlunun ismiyse Muhammet idi. Bu olay on sene önceydi. Bu uzun süre içinde onlar beni unutmuştur.
—Yanılıyorsunuz Ahmet Bey. Onlar sizi hiçbir zaman unutmadı. Unutamazdı da. Çünkü onların kalplerine kendi isminizi yazmışsınız. İşte o aile ödedi sizin paralarınızı.
—Demek onlar beni unutmadı, diyerek Elif’in gözüne baktı. Elif ağlıyordu. Utanarak Muhammed’e bakınca onunda gözleri nemliydi ve iki damla gözyaşı inmişti yanaklarına. Şaşırmıştı Ahmet. Elif ağlayarak konuşmaya başladı:
—İşte Ahmet Bey onlar ödedi. Tanıştırayım. Bu annem Hacer, bu da kardeşim Muhammet. Ben de Elif. Tanıdınız mı Ahmet abi? Tanıdınız mı?
Ahmet’te ağlamaya başlamıştı. Ağlayarak konuşuyordu.
—Evet, Elif, tanıdım. Evet tanıdım. Siz beni nasıl unutmadınız, diye onlara sarılırken ‘İsminin kaybolup gitmesini istemiyorsan, unutulmak istemiyorsan insanların kalplerine ismini yazman gerekiyor’ diye düşünüyordu…